Bu topraklarda tam bağımsızlık idealinin ve gerçek yurtseverliğin önündeki en büyük engellerden biri, her dönemde vatanın kutsal değerlerini, ay yıldızlı bayrağı ve millet sevgisini kendi siyasi amaçları için birer kalkan olarak kullanan yapılardır. Biraz geriye gidip arşivleri açtığınızda, aynı insanların kimlerle yan yana geldiğine, hangi çevrelerden beslendiğine ve hangi ilişkilerin içerisinde bulunduğuna baktığınız zaman ortaya bambaşka bir Türkiye hikayesi çıkıyor. Çünkü bir insanın eline Türk bayrağı alması, onun Türkiye’nin bağımsızlığından yana olduğunu tek başına kanıtlamaz. Önemli olan bayrağın arkasında kimin durduğudur.
Önce Alparslan Türkeş’ten başlayalım. CIA’nın Ankara İstasyon Şefi olarak görev yapan Ruzi Nazar’ın Türkiye’deki en yakın dostlarından biri Alparslan Türkeş’ti. Ruzi Nazar’ın Türkeş’le dostluğu yalnızca aynı siyasi çevrede bulunmaktan ibaret değildi; ailecek görüşecek kadar yakın bir ilişkiden söz ediliyor. Nazar 1959’un sonunda CIA’nın Ankara istasyon şefi olarak göreve geldiğinde, Türkeş’le olan eski dostluğu devam ediyordu. Enver Altaylı’nın Ruzi Nazar üzerine yazdığı kitapta bu ilişkiye geniş yer veriliyor; Enver’de Ruzi Nazar’ı akıllı ve haysiyetli bir insan olarak tanımlıyor ve onun Türkeş’in dostu olduğunu açıkça anlatıyor.
Şimdi burada duralım. CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Ruzi Nazar kim? Alparslan Türkeş kim? Bu iki isim neden birbirleriyle bu kadar yakın? Ve Türkiye’de tam bağımsızlık denildiğinde akla getirilmesi istenen bir siyasi hareketin lideri, Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki en önemli Amerikan istihbarat görevlilerinden biriyle neden bu kadar yakın bir dostluk içerisindeydi? Ben cevabı okuyucuya bırakıyorum.
Üstelik Ruzi Nazar yalnızca Türkeş’in çevresinde görünen sıradan bir Amerikalı değildi. CIA’nın Türkiye’deki faaliyetlerinde önemli görevler üstlenmiş bir istihbaratçıydı. Enver Altaylı’nın hayatındaki en önemli isimlerden biriydi. Ve ilginç olan şu ki, Alparslan Türkeş’in Enver Altaylı’nın MİT’e girmesinde de rolü olduğu aktarılıyor. Dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’nun Enver’e teşkilata girme teklifinde bulunduğu, Enver’in MİT’e tavsiye edilmesinde ise Alparslan Türkeş’in rol oynadığına ilişkin kayıtlar bulunuyor. Böylece karşımıza CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Ruzi Nazar, MİT Müsteşarı Fuat Doğu, Alparslan Türkeş ve MİT mensubu Enver Altaylı’nın birbirine değen ilişkilerinden oluşan bir ağ çıkıyor.
Şimdi gelelim Devlet Bahçeli’ye. Alparslan Türkeş’in 1983 yılında GATA’da tedavi gördüğü sırada kaleme aldığı ve Devlet Bahçeli hakkında olduğu ileri sürülen mektupta, Bahçeli’nin MİT’ten olduğu, ülkücülerin kendisinden uzak durması ve ona güvenmemesi gerektiği yönünde ifadeler bulunuyor. Bu mektubun gerçekliği üzerine tartışmalar bulunabilir; fakat mektup yıllardır kamuoyunda. Eğer belge gerçekten Türkeş’e aitse, bugün MHP’nin başında bulunan Devlet Bahçeli hakkında, MHP’nin kurucu genel başkanının yıllar öncesinden yaptığı son derece ağır bir uyarıdan söz ediyoruz.
Ruzi Nazar’ın adeta manevi oğlu gibi büyüttüğü ve istihbarat dünyasına soktuğu Enver Altaylı, daha sonra MHP’nin Almanya sorumlusu ve Alparslan Türkeş’in en yakın kurmaylarından biri oldu. Devam edelim. Ayrıca Enver, Turgut Özal ve Süleyman Demirel’e de danışmanlık yapmıştır. Kimler kimlerle beraber. Sokakta vatandaşa sorsak, bu isimlerin hepsi vatan ve bayrak aşığı isimler. Görüyoruz maske düşünce aslında kimlerin maşası olduklarını ve memlekete ne türlü kötülük yaptıklarını.
Şimdi şu tabloya bakın, CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Ruzi Nazar’ın yakın dostu Alparslan Türkeş; Türkeş’in MİT’e girmesinde rol oynadığı Enver Altaylı; Altaylı’nın yıllarca abi-kardeş ilişkisi içerisinde olduğunu söylediği Ruzi Nazar; Türkeş’in ardından MHP’nin başına geçen Devlet Bahçeli hakkında Türkeş’e ait olduğu ileri sürülen bir mektuptaki ağır uyarılar. Bunları yan yana koyduğunuz zaman artık mesele milliyetçi bir parti tabelasından çıkıyor. Ortada araştırılması gereken ciddi bir ilişkiler zinciri bulunuyor.
Enver Altaylı meselesi ise bu zincirin en dikkat çekici halkalarından biridir. Çünkü Enver yalnızca Türkeş’in çevresinde bulunmuş bir isim değil; MİT’te görev yapmış, Almanya’da istihbarat faaliyetlerinde bulunmuş, Ruzi Nazar’la uzun yıllar yakın ilişki içerisinde olmuş bir isimdir. Daha sonra FETÖ davasında silahlı terör örgütüne üye olmak ile siyasi ve askeri casusluk suçlarından toplam 23 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Mahkeme dosyasında terör örgütü elebaşı Fethullah Gülen’le ilişkisine dair mektuplar ve başka deliller değerlendirilmiştir.
Üstelik Enver Altaylı’nın adı Necip Hablemitoğlu suikastı dosyasına da girdi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan ve mahkemece kabul edilen iddianamede Enver, Hablemitoğlu’nun öldürülmesine ilişkin olarak suçlanan isimler arasında yer aldı. Burada elbette iddianame ile kesinleşmiş mahkumiyet arasındaki hukuki farkı korumak gerekir. Fakat Türkiye’nin en tartışmalı siyasi cinayetlerinden birinin dosyasında, daha önce CIA bağlantılı bir isimle yakınlığı ve MİT geçmişi bulunan, sonrasında FETÖ davasında mahkûm edilen bir kişinin adının bulunması, vatanseverlik söylemiyle geçiştirilebilecek bir ayrıntı değildir. Peki bütün bunlar nereden çıktı? Biraz daha geriye gidelim.
Türkiye’de 1950’lerden itibaren komünizmle mücadele adı altında örgütlenen çevrelere bakalım. Komünizmle Mücadele Dernekleri 1950’lerden itibaren farklı şehirlerde örgütlendi; 1960’ların ortalarında İlhan Egemen Darendelioğlu’nun genel başkanlığı döneminde şube sayısı hızla arttı. Fethullah Gülen de 1960’lı yıllarda Erzurum’daki Komünizmle Mücadele Derneği’nin kuruluş faaliyetleri içerisinde yer aldığını kendi anlatımında aktarıyor.
Soğuk Savaş döneminde komünizmle mücadele yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkmış bir mesele değildi. Türkiye, NATO’nun güney kanadındaki en önemli ülkelerden biriydi ve ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü küresel mücadelenin merkez ülkelerinden biriydi. Bu ortamda antikomünizm, yalnızca bir fikir mücadelesi olarak kalmadı; istihbarat, güvenlik, örgütlenme ve siyasi kadrolaşma alanlarıyla iç içe geçti. Türkiye’de yıllarca Amerikan emperyalizmine karşıyız görüntüsü veren bazı çevrelerin, aynı dönemde Amerikan istihbarat çevreleriyle temas eden kişilerle ne kadar yakın ilişkiler içerisinde olduğunu neden konuşmuyoruz?
CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Ruzi Nazar ile yakın dostluk kurmuş Alparslan Türkeş’i konuşmadan Türkiye’deki milliyetçi hareketi nasıl anlayacağız? Türkeş’in MİT’e girmesinde rol oynadığı Enver Altaylı’yı konuşmadan bu ilişkiler ağını nasıl anlayacağız?
FETÖ davasında mahkum edilmiş Enver Altaylı’nın geçmişindeki Ruzi Nazar ilişkisini konuşmadan, Soğuk Savaş döneminin Türkiye’deki istihbarat yapılanmasını nasıl anlayacağız? Ve bütün bunların üzerine Devlet Bahçeli hakkında Türkeş’e ait olduğu ileri sürülen o mektubu koyduğumuzda ortaya çıkan tabloyu neden konuşmayalım?
Şimdi bir başka isme bakalım, Abdullah Öcalan. Burada iş daha da ilginç bir hal alıyor. Yıllarca Türk milliyetçiliğinin karşısındaki en büyük düşman olarak gösterilen ve daha sonra PKK’nın lideri olan bebek katili Abdullah Öcalan’ın gençlik yıllarında Komünizmle Mücadele Dernekleri‘nin faaliyetlerinin bulunduğu çevrelere gittiğine ilişkin bilgiler bulunuyor. Öcalan’ın Ankara’daki Komünizmle Mücadele Derneği çevresine gidip geldiğine ilişkin anlatımlar ve araştırmalar yıllardır ortada. Öcalan’ın kendisinin de geçmişine ilişkin bazı anlatımlarında bu döneme değindiği aktarılıyor.
Şimdi düşünün. Bir tarafta Fethullah Gülen. Bir tarafta Alparslan Türkeş. Bir tarafta CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Ruzi Nazar. Bir tarafta MİT içerisinde görev yapan fetöcü Enver Altaylı. Bir tarafta daha sonra PKK’nın kurucusu ve lideri olacak Abdullah Öcalan. Ve bütün bu isimlerin gençlik dönemlerini, siyasi oluşumlarını ve ilişkilerini Soğuk Savaş’ın Türkiye’sinde aynı tarihsel zeminin üzerine koyduğunuzda ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek artık mümkün değil.
Nihayetinde takke düşmüş, kel görünmüş ve güç devşirmek adına her türlü kutsalı satmaya hazır olan bu zihniyetin nihai iflası son dönemde tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. Yıllarca meclis kürsülerinden öfke kusan, şehit cenazelerinde ip fırlatarak gencecik çocukların tertemiz duygularını sömüren o yapı, bugün ülkenin üniter yapısını dinamitleyen, terör örgütü PKK’nın elebaşını meclis çatısı altına davet edip, bebek katillerine umut hakkı ve sosyal statü tanıyacak kadar pervasız bir noktaya savrulmuştur. Dün anti komünizm adı altında tetikçilik rolü üstlenenlerin, bugün sistemin bekası, koltuklarının devamı ve ilkokul mezunu sümüklü efendilerinin yeni bölgesel planları için en büyük düşmanlarıyla el sıkışıp terör örgütüne yanlaması şaşırtıcı değildir; çünkü temeli anti emperyalizme dayanmayan, gücünü bu toprakların devrimci ruhundan almayan hiçbir hareket uzun vadede bağımsız kalamaz. Binlerce şehidin kanı yerde dururken, yetim kalan çocukların ahı semadayken, katilleri meclis kürsüsüne çağıran bu zihniyet, vatanseverliğin değil, vatana ve milletin birliğine karşı yürütülen en büyük ihanet projesinin taşeronudur. Bugün yaşananlar, kavramların içini boşaltarak yabancı odakların figüranlığını yapan sahte vatanseverlik maskesinin, akıl, bilim, tam bağımsızlık ve milli irade karşısında aldığı tarihi, kaçınılmaz ve ibretlik bir mağlubiyettir.
BERK ŞİMŞEK
22.09.2026