“Tarihi günlerden geçiyoruz.”
Bu sözü herhalde ben çocukluğumdan beri duyuyorum. Neredeyse her seçim öncesinde “Bu son seçim, eğer bu seçimi kazanamazsak Türkiye şöyle olacak, böyle olacak” gibi söylemler ortaya atılıyor. Sürekli “Tarihi günlerden geçiyoruz” denilerek insanlar korkutuluyor ve siyasetin olağan tartışmaları, sürekli bir varlık-yokluk meselesi hâline getiriliyor. Peki bugün gerçekten tarihi bir süreçten mi geçiyoruz?
Bunu anlamak için biraz geriye bakmak gerekiyor. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yaşandığı dönemle bugünü kıyasladığımızda gerçekten aynı seviyede bir tehdit altında mıyız? O dönemde Türkiye savaşın eşiğine gelmişti. Bugün böyle bir durum var mı? Nispeten baktığımızda yok.Fakat burada başka bir gerçeği de atlamamak gerekiyor. Rumların Kıbrıs üzerindeki talepleri, Yunanistan’ın Megali İdea anlayışı, Ege ve İstanbul üzerindeki tarihsel iddiaları, Rusya’nın sıcak denizlere açılma politikası ve İstanbul ile Boğazlar üzerindeki stratejik ilgisi ortada. Ermenistan’ın geçmişte Ağrı Dağı’nı kendi toprakları içerisinde gösteren haritaları ve sembolleri vardı. Suriye uzun yıllar Hatay’ı kendi topraklarının bir parçası olarak gösterdi. Güneydoğu’da bir Kürt devleti kurma hedefi olduğunu savunan yapılar var. İsrail’in doğu ve güneydoğumuzu içeren söylemleri ve politikaları da ortada.
Baktığımız zaman birçok devletin Anadolu coğrafyasında gözü olduğunu ve bunun açıkça ifade edildiğini görüyorsunuz. Bizimkiler “81 Düzce, 82 Kerkük, 83 Musul” ile başlayan cümleler kurulunca nedense birilerinin tüyleri diken diken oluyor. Hemen “Aman aman, bizim kimsenin bir karış toprağında gözümüz yok” cevabıyla karşılaşıyoruz. Ardından Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü ortaya çıkarılıyor ve bu söz, “Aman defans yapalım, aman kimseyle savaşmayalım” anlayışına dönüştürülüyor. “Kıbrıs’ı da alsalar, adalara da girseler, Süleymaniye’yi de alsalar, Güneydoğu’yu da alsalar, Ağrı’yı da alsalar, İstanbul’u ve Ege’yi de alsalar yeter ki savaş çıkmasın, aman tadımız kaçmasın” anlayışı bana göre son derece yanlış ve tehlikeli bir anlayıştır. Bu, Atatürk’ün sözünü yanlış anlamaktır. Bakın, burası çok önemli.
Elbette “Topraklarımızı genişletmek için komşu devletlere saldıralım” diye bir iddiamız yok. Fakat İsrail topraklarını genişletmeye çalışırken, Yunanistan çeşitli alanlarda kendi tezlerini ileri sürerken ve çevremizdeki birçok devlet, Rusya dahil, toprak ve nüfuz alanlarını genişletmeye çalışırken, bizim kendi çıkarlarımızdan söz etmeye hakkımız yokmuş gibi davranılması da kabul edilebilir değildir. Aslında mesele yalnızca toprak genişletmek de değildir.
Emperyalizmin bu topraklarda tek bir Türk devleti kurulmasını tarih boyunca istemediği düşüncesi üzerinde de durmak gerekiyor. Atatürk olmasaydı bugün Anadolu coğrafyasında belki de çok daha farklı bir siyasi tablo ortaya çıkabilirdi. Hani Anadolu yedi bölge dediler ya. Anadolu’yu bu şekilde farklı bölgelere ayıran anlayışın, geçmişte emperyalist güçlerin bu coğrafyada farklı siyasi yapılar oluşturma projeleriyle bir bağlantısı yok mu sanıyorsunuz? Çünkü biz çok değerli bir coğrafyada yaşıyoruz. Herkesin gözünün olduğu, stratejik açıdan son derece önemli bir coğrafyada.
Bakın bugün çevremizdeki körfezlerde, Basra’da, Beytülarap’ta ve birçok bölgede savaşlar yaşanıyor. Boğazların kontrolü ve geçiş yollarının güvenliği her zamankinden daha önemli hâle geliyor. Kuzeyimizde Rusya’nın savaş hâlinde olduğu bir coğrafya var. Bizim İstanbul ve Çanakkale Boğazlarımız var. Ayrıca doğu ile Batı arasında bir ticaret yolu kuracaksanız, bunun tek güvenli geçiş noktası Anadolu’dur. Kuzeyde ve güneyde savaş. Bir tek burası güvenli geçiş noktası. İşte sorun biraz da burada ortaya çıkıyor. Bu coğrafyadaki geçiş noktalarını ve stratejik yolları kontrol etmek isteyen emperyalist güçler var. Fakat meselenin yalnızca jeopolitik boyutu yok. Farklı bir boyutu daha var.
Türkiye’deki insanların önemli bir kısmı yalnızca Türkiye’deki haberleri takip ettiği için Avrupa’daki veya Amerika’daki insanların dünyaya nasıl baktığını tam olarak gözlemleyemiyor. Üstelik izlediğimiz dizilerde ve filmlerdeki Amerikalılar üzerinden gerçek Amerikan toplumunu anlamaya çalışıyoruz. Oysa Avrupa ve Amerikan toplumunun önemli bir bölümünün son derece güçlü dini ve kültürel bağları olduğunu görmek gerekiyor. Amerika’da dini ve siyasi grupların gerçekleştirdiği çeşitli ritüelleri, siyasi liderlerin bu gruplarla ilişkilerini ve özellikle Donald Trump döneminde bu konular etrafında yaşanan tartışmaları hepimiz gördük. Aynı şekilde, dünyanın en büyük iş insanları olarak tanıtılan bazı kişilerin ve güç merkezlerinin de dini ve sembolik yapılardan tamamen bağımsız olduğunu düşünmek bana gerçekçi gelmiyor. Şirket isimlerinden kullandıkları sembollere kadar bunun çeşitli örneklerini görmek mümkün. Fakat Türkiye’de nedense Avrupa ve Amerika sürekli seküler bir yaşamın hâkim olduğu toplumlar olarak algılanıyor. Bence burada da ciddi bir yanılgı var.
İncil’de ismi geçen yedi kilisenin hepsinin bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde bulunması bile bu coğrafyanın Hristiyanlık açısından ne kadar önemli olduğunu göstermiyor mu? Bize bu coğrafyanın tarihsel ve dini önemini unutturmaya çalışmanın da doğru olmadığını düşünüyorum. Kudüs’ün bile Müslümanların elinde olmasını kabul etmek istemeyen anlayışı görüyoruz, sizce bu anyaşıyın Anadolu topraklarındaki kutsal mekanlarda gözü yok mudur? Tablonun bu kadar net olmasına rağmen Türkiye’de hâlâ “Onlar bizim gibi düşünmez, onlar daha seküler ve daha medeni” şeklinde bir yaklaşım var. Oysa mesele bu kadar basit değil.
Bugün Avrupa’da haç sembolünün son derece yaygın biçimde kullanılması bile toplumların dini kimliklerinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bir Müslüman dini bir sembol taşıdığı zaman dinci veya tarikatçı muamelesi görürken, Avrupa’da haç taşıyan insanlara aynı gözle bakılmaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir. Haç figürü dünyada en çok kullanılan objelerin açık ara en başında gelir. Dolayısıyla bu coğrafyanın yalnızca siyasi ve ekonomik değil, dini ve kültürel açıdan da önemli olduğunu görmek gerekiyor.
Gelelim gündemdeki diğer konuya. Meclisten geçen kanun teklifi, ona evet oyu veren insanlar tarafından sürekli “Analar ağlamasın, terör bitsin, barış gelsin” söylemleri üzerinden anlatıldı. Peki bunun anlamı nedir? “Güneydoğu’da bağımsız bir Kürt devleti kurulsun, terörle mücadele sona ersin, analar ancak o zaman ağlamasın” mı? Benim gördüğüm kadarıyla bunun Türkçesi budur. Eğer gerçekten Türkiye’nin bölünmesi gibi bir düşünce varsa, bunu Meclis’te yapılan pazarlıklarla değil, doğrudan halka sormak gerekir. Daha önce referandumlarda yapılan yöntemlerin aksine, içerisine birkaç tane güzel ve kabul edilebilir madde koyup asıl tartışılması gereken konuları bunların arasına gizlemek yerine açıkça soralım; “Kürtlere toprak verip vatanın bölünmesine onay verelim mi?” Evet mi, hayır mı? Bunu, bu şekilde referanduma sunun. Yani adam gibi, açıkça sunun. Bakalım halk ne diyecek?
Bugün ise maddeler sıralanıyor ve bir maddede “2005 öncesi hükümlüler için geçerli değildir” deniliyor. Ardından da “Bakın, Apo’yu serbest bırakmayacaklar” deniliyor. İnsanların yalnızca bir maddeye bakarak bütün süreci değerlendirmesi bekleniyor. Daha önce de benzer süreçleri yaşamadık mı? 2011 referandumunda “Türkiye’nin bağımsız yargısını Fethullahçılara verelim mi, vermeyelim mi?” sorusunu açık sormak yerine kıvıran cümleler, güzellemeler eklenerek torba bir metin yazılıp halka soruldu. Evet çıktı. Verelim dendi, verdiler. Sonra pişman oldular. Ardından “Rejimi değiştirelim mi, sultanlığı getirelim mi?” sorusunu gene kıvırıp süslediler püslediler, halka öyle sordular. Yine “Evet” denildi. Bugün geldiğimiz nokta ortada. Dolar 4 liraydı 50 lirayı geçti. 50 senede değil ha, 10 sene bile olmadı.
Şimdi de başka bir soru soruluyor; “Vatanımız bölünsün mü?” şeklinde. Tabi gene kıvırıyorlar, süsleyip püslüyorlar. Meclis’te bununla ilgili adımlar atılıyor. Peki bakalım halk buna ne diyecek? Benim itirazım tam olarak burada. Açık olmak yerine sürekli etrafından dolaşarak insanların aklıyla oynanmasını doğru bulmuyorum. Bir tarafta askerimize, polisimize, öğretmenimize ve sivil vatandaşlarımıza yönelik terör saldırılarında 50binden fazla şehit edilen insanlar var. Diğer tarafta ise bugün bu geçmişin üzerini barış gelsin ve analar ağlamasın söylemleriyle örtmeye çalışan bir anlayış var. Elbette anaların ağlamasını hiç kimse istemez. Ama bir ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak söz konusu olduğunda, bedel ödemeyi tamamen reddeden bir anlayışla devlet ayakta tutulamaz.
Şimdi sürekli Analar ağlamasın deniliyor. Öyle mi? Peki Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamasın denseydi ne olacaktı? On yedi yaşındaki, on beş yaşındaki çocuklar toprağa düşmeseydi ne olacaktı? Millî Mücadele hiç başlamasaydı, bu vatanın bağımsızlığı için insanlar mücadele etmeseydi ne olacaktı? Analar hiç ağlamasaydı ama bağımsız bir vatanımız da olmasaydı, bugün nasıl bir hayatımız olacaktı? Yunan’ın, İngiliz’in egemenliği altında yaşasaydık, kendi devletimiz olmasaydı, kadınlarımız ve çocuklarımız gerçekten daha mı huzurlu olacaktı? Analar ağlamasın diyerek, bu sözün arkasına sığınıp vatanı bölüp, o anaların çocuklarını emperyalizme köpek etmek istiyorlar. Asıl analar o zaman ağlar. Mesele yalnızca anaların ağlayıp ağlamaması değildir. Mesele, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizdir. Bağımsızlığımızı korumak için bedel ödemeyi göze almayacaksak, bağımsızlığımızı nasıl koruyacağız?
O gün on beş yaşındaki çocuklar nasıl toprağa düştüyse, bugün de gerektiğinde bu vatan için mücadele edecek insanlar olacaktır. Çünkü devletlerin ve milletlerin ayakta kalmasının bir bedeli vardır. Benim itirazım, bu bedeli ödemek istemeyenlerin bunu barış gibi güzel kelimelerin arkasına saklamasıdır. Analar ağlamasın elbette. Ama bunun yolu, vatanın ve devletin geleceğini belirsiz hâle getirmek değildir.
Bu ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak zorundayız. Çünkü bu vatan bize hazır verilmedi. Birileri bu ülkeyi kurmak için bedel ödedi. Ve bizim görevimiz, o bedeli unutmadan vatana sahip çıkmaktır. Bşiz bu mücadeleyi verirken belki analar ağlayacak ama vatan ilelebet peyidar kalacak.
BERK ŞİMŞEK
13.08.2026