Bugün bize anlatılan demokrasi hikâyesi kulağa çok hoş geliyor: Halk seçer, halk yönetir, halkın iradesi her şeyin üzerindedir. Kağıt üzerinde bundan daha adil bir sistem yok gibi görünüyor. Ama mesele tam da burada başlıyor. Çünkü bu sistem, yıllar içinde iktidarların elinde öyle bir şekle sokuldu ki artık amacı halkı temsil etmek değil, iktidarı korumak haline geldi. Kimse “nasıl daha adaletli oluruz?” diye sormuyor; herkes “nasıl daha uzun süre iktidarda kalırız?” sorusunun peşinden gidiyor. Ve sistem de buna göre yeniden dizayn ediliyor.
Bugün geldiğimiz noktada iki kutuplu bir yapıya sıkışmış durumdayız. Seçim var ama seçenek yok. Alternatif var gibi görünüyor ama aslında aynı oyunun farklı yüzleri sahnede. Bu da demokrasinin ruhunu boşaltıyor. Çünkü demokrasi sadece sandık değildir; demokrasi, nitelikli tercih yapabilme imkânıdır. Senin önüne konulan seçeneklerin kalitesi düşükse, yaptığın seçim ne kadar “özgür” olabilir?
Şimdi bunu çok basit bir örnekle düşünelim. Gözümüzü muayene ettirmek için nereye gidiyoruz? Göz doktoruna. Dişimiz ağrıdığında? Diş hekimine. Çünkü biliyoruz ki her işin bir uzmanı vardır. Peki aynı mantığı neden ülke yönetiminde uygulamıyoruz? Neden bir şehri yönetecek kişide o işi yapabilecek bilgi, eğitim ve tecrübe aramıyoruz? Neden “iyi konuşuyor”, “sempatik”, “bizden biri” gibi kriterlerle karar veriyoruz?
Daha da basitleştireyim: Berbere gidip göz muayenesi olmazsın. Ama aynı berberi alıp belediye başkanı yapabiliyorsun. Ve kimse buna garip demiyor. Asıl garip olan bu değil mi? Bir insanın mesleğiyle tamamen alakasız bir alanda, milyonlarca insanın hayatını etkileyecek kararlar almasına “demokrasi” diyoruz. O zaman bu sistemin sorgulanması gerekmez mi?
İşin daha kritik kısmı şu: Bu durum tesadüf değil. Bu, sistemin doğal sonucu. Çünkü iktidarlar, bilinçli ve sorgulayan bir toplum yerine, kolay yönlendirilebilen bir toplum ister. Bu yüzden eğitim sisteminden medyaya kadar birçok alan, düşünmeyen ama oy veren bireyler üretmeye başlar. Böylece insanlar adayın liyakatine değil, algısına bakarak oy verir. Ve sonuçta ortaya, yönetme kabiliyeti tartışmalı ama seçilmiş yöneticiler çıkar.
Mesela lahmacun ustasına gidip fikir danışır mısın? Danışmazsın ama desteklediğin parti onu milletvekili listesine eklediğinde oy verip, mecliste kanun yapmasına olanak sağlarsın. Buna da itiraz etmezsin. Et aldığın kasabın çırağına tenezzül etmezsin ama çok iyi konuşuyor diye partin onu belediyene başkan adayı yaparsa itiraz etmez oy verirsin. Yani fikir bile sormayacağın insanları, başına yönetici yapıp ülkeni veya belediyeni yönetmesine vesile olabilirsin. Buna da demokrasi dersin, itiraz edenlere de demokrasi düşmanı dersin, olur biter. Dizinin tekinde başrol oynayan sıradan bir komedyeni ülkenin başına getiren Ukrayna’da senelerdir kâbus bitmiyor. Bu durumu eleştiriyoruz ama kendi seçtiğiniz belediye başkanlarının mesleğini bilseniz, durum daha vahim. Aynı şeyi siz de yapıyorsunuz ama farkında değilsiniz.
Sonra ne oluyor? Yanlış kararlar, kötü yönetim, ekonomik krizler… Ve biz tekrar sandığa gidiyoruz. Ama yine aynı kalitede seçenekler arasında seçim yapıyoruz. Yani sorun çözülmüyor, sadece el değiştiriyor. Bu döngü devam ettikçe de sistem kendi kendini tüketiyor.
Burada sormamız gereken soru şu: Demokrasi gerçekten çoğunluğun istediği şey midir, yoksa doğru olanın seçilmesini sağlayan bir mekanizma mı olmalıdır? Çünkü çoğunluk her zaman doğruyu seçmez. Çoğunluk bazen en iyi konuşanı, en iyi pazarlananı seçer. Ve bu da bizi şu noktaya getirir: Eğer seçim mekanizması liyakati garanti etmiyorsa, o sistem ne kadar sağlıklıdır?
Belki de tartışmamız gereken şey şu: “Kim seçiliyor?” değil, “kimler seçebiliyor ve neye göre seçiyor?” sorusudur. Çünkü sistemi gerçekten adil hale getirmek istiyorsak, sadece sonuçlara değil, sürecin kendisine bakmak zorundayız.
Yoksa biz daha çok berbere göz muayenesi yaptırır, sonra neden kör olduk diye birbirimize bakarız.
BERK ŞİMŞEK
09.04.2026